16 Haziran 2012 Cumartesi

Hugo- Martin Scorcese

 Hugo bir çocuk kitabından uyarlanan sinema tarihini de içinde barındıran bir film. Hugo Cabret 1930'lardaki Paris Tren Garı'na sığınmış, oradaki saati ayarlayarak ve sağdan soldan aşırdıklarıyla hayatını sürdüren bir çocuk. Babasını yitirdikten sonra, bir akrabasının yanında çalışmak üzere geldiği bu yerde yalnız başına mücadele ediyor. Ve bu sırada babasından kalan otomaton denilen, mekanik robotu tamir etmeye çalışıyor ve bunu da gardaki oyuncakçıdan aşırdıklarıyla yapıyor. Oyuncakçı ise sinema tarihi için önemli bir karakter olan George Melies, Pasta benzeri Ay'ın gözüne düşen roketten hatırlayacaksınız, işte o fimin yönetmeni. Bir şekilde sinema da başarısız olan mutsuz Melies, bu oyuncakçıya sığınmış. Geri kalanı ise filmi izleyerek göreceksiniz.
Üç boyutlu film, gözlerimi yordu ve yaşarmaya sebep oldu. Üç boyutlu olmasaydı, ne kaybımız olurdu?, bence hiç.

Bal-Semih Kaplanoğlu



Bir Karakovan bal üreticisi ve oğlu arasındaki ilişki ve bal yolunda babanın yitirilişi üzerine bir film Bal. Bal, Süt ve Yumurta bir üçleme. 
Bal, en azından bana göre kopuk sahneler içeren, yarım kalmış, iyi kurgulanamamış bir filmdi. Son film festivalinde seyrettiğim annesini kaybedip  ormana sığınan Nana'nın hikayesinde olduğu gibi bir ilk filmdi sanki. Yusuf'ta sonunda ormana sığınıyordu. İzlenmesini tavsiye etmiyorum, ama izlemek isteyenler izlesinler bir kayıpları olmayacaktır. Neden Altın Ayı aldığına gelirsek, egzotik şeyler ilgi çeker demek yeterli olur sanırım.

Sonbahar-Özcan Alper



Etkileyici müzikleri ile aklımda kalan bir filmdi Sonbahar, Yusuf'un (Onur Saylak) tulum çaldığı odayı terkedip pencereden dışarıya odaklanan kamera cenaze alayını gösterirken, Yusuf aramızdan gitmişti, ölümünü anlatmak için dolaylı ama çarpıcı bir yöntem seçmişti yönetmen, müziğin de etkisi ile benim gibi sulu gözlüler çok yaş dökmüşlerdir diye tahmin ediyorum. Aynı filmi iki kez seyredip, iki sefer de aynı şekilde ağlamak biraz garip olsa da.  

Karadeniz'in hırçın dalgalarının iskeleyi dövdüğü sahnede, dalgalar sanki yutacak gibiydi Yusuf'u, aslında Yusuf'un içinde kopan bir fırtına anlatılmak istenmişti,  terkedilmişliğin ve çaresizliğin sebep olduğu bir fırtına.

Yusuf bir siyasi mahkum iken, Hayata Dönüş Operasyonu'nu bizzat yaşamış. Açlık grevine katılmış ve sağlığını düzelmezcesine yitirmişti. Çaresiz köyüne dönmüş, ana ocağına sığınmıştı. Gürcü hayat kadını ile yolları kesişmiş birbirlerine aşık olmuşlardı. Bir Türk Sinema klişesi olsa da göz ardı edilebilirdi. Hiçbirşey yapmadan, düşünerek suçlu olmak, ne kadar tanıdık olsa da benim için o kadar yabancıydı. Ve çaresizlik, insanı yiyip bitiren o çaresizlik, yitirilmişlik filmde o kadar iyi anlatılmıştı ki, filmin adı geçtiğinde gözlerim doluyordu Yusuf'un çaresizliğine.


Yeraltı-Zeki Demirkubuz



Zeki Demirkubuz'un son filmi olan Yeraltı'nı pekçok filmde olduğu gibi  iki kez seyrettim. Filmin ayrıntılı, derinleme incelemesi Dostoyevski'yi de işin içine katarak Beyazperde dergisinde verilmişti. Benim yapacağım inceleme o kadar derinlikli olmayacaktır diye tahmin ediyorum.

Büyük bir Zeki Demirkubuz hayranı olduğum söylenemez, daha önce seyrettiğim tek filmi de Masumiyet'ti. Yeraltı'na inersek , başrol oyuncusu olarak Engin Günaydın'ı görüyoruz, bence bu rol için en uygunu seçimi yapmış Demirkubuz. Entellektüel, fakat bir yere gelememiş, memuriyete sıkışmış karakter, bir süre sonra çevresindeki sahteliğe isyan etmeye başlıyor ve deyim yerindeyse gerçekten Yeraltı'na iniyor. Anlayamadığım ya da anlamalandıramadığım, çevresindeki kokuşmuşluğa isyan eden karakterin, neden daha farklı boyuttaki bir kokuşmuşluk serüvenine sürüklendiği. Çevresindekilerin, eski arkadaşlarının onu küçümsemelerine isyan ederken, bir şekilde fuhuş yapan kadını ezme fırsatını da kaçırmıyor. Dolayısı ile, seyircinin onu haklı bulma yönelimini daha erken döneminde filizlenmeden kesip atıyor. Filmin esas olarak anlatmak istediği, "Her ezilen, fırsatını bulduğunda bir ezen olacaktır", yani ezen ve ezilen statik iki ayrı sınıf değildir.

Yönetmenin, "Ankara Sıkıntısı" gibi isimlendirmeleri ve çalıntı yapan yazarın ödül törenindeki cümlelerini seçimindeki amacı Nuri Bilge Ceylan'a gönderme de bulunmak, ama aralarındaki problemin ne olduğunu açık olarak bilmiyorum.

Bunun dışında karakter yıkanmak konusunda belli bir direnç gösteriyor. Kendini kokluyor, ama lavabo da koltuk altına su çalmaktan öteye gitmiyor. Film boyunca bir şekilde bu da sürekli vurgulanmış. Yönetmen bir şekilde insanın kendi kötülüğünün, kirlenmişliğinin farkında olduğunu, ama bunu düzeltmek için birşey yapmadığını somutlaştırmak istemiş diye düşünüyorum.







1 Haziran 2012 Cuma

The Way We Were (Bulunduğumuz Yol) (Yön: Sydney Pollack)


1973 yapımı filmde başrollerde Barbra Streisand ve Robert Redford'u görüyoruz. James Woods ufak rollerden birinde görülüyor.

Film 2. Dünya Savaşı'nın hemen öncesini ve sonrasını kapsayan bir dönemde geçiyor. Temel olarak, filmde okul yıllarından başlayarak iki genç arasındaki imkansız aşktan bahsediliyor. Robert Redford'un canlandırdığı Hubbell ve Streisand'ın canlandırdığı Katie birbirine neredeyse taban tabana zıt iki karakter. Hubbell'ın bütün derdi beğenilmek, rahat ve üzüntüsüz bir yaşam geçirmekken, Katie prensiplerine sıkı sıkıya bağlı, doğru ya da yanlış idealleri için sürekli çalışan ve kendini bu uğurda feda edebilecek bir karakter. Hubbell, üzülmemek için herşeyi şakaya vuran bir düşünce yapısına sahip, düşünmek ve düşünerek üzülmek, yıpranmak istemiyor. Yazdığı senaryo, yönetmen tarafından ne ölçüde bozulursa bozulsun, ses çıkarmıyor ve kabulleniyor. Kısacası, Hubbell güçsüz, köksüz bir karakter olarak tanımlanabilir. Katie ise devamlı olarak derneklerde faaliyetlere katılan, Amerika Komünist Partisi üyesi, oldukça politize ve düşündüklerini çekinmeden söyleyebilecek kadar da güçlü bir kişilik yapısına sahip. Tek istediği idealleri peşinde koşarken, Hubbell'la mutlu bir yaşam sürebilmek olan Katie'nin lükste, sahte kokteyllerde v.s. gözü yok.

İşte film temelde bu iki karakterin aşkları üzerine kurulu, fakat salt aşk filmi olarak değerlendirmenin yanlış olacağını düşünüyorum. Bir aşk öyküsü üzerinden, değersizleştirilmiş kişiliği yok edilmiş bir insanın karşısında, pensiplerine bağlı üstün nitelikli insanın vurgulanması olarak kabul etmek sanırım daha doğru olacak.

Artıları:
-McCarthy'nin senatörlüğü dönemindeki Komünist Avı'na değinilmesi, bu dönemi bilmeyenler için önemli bir bilgilendirme olmuş. Anadolu doğumlu bir Rum olan Elia Kazan'ın da bu dönemin işbirlikçilerinden biri olduğu hatırlanmalı

Eksiler:
-Klişeleşmiş yelkenli ile gezinti sahnelerinin olması
-Yahudilikle ilgili bazı propaganda unsurlarının her filmde olduğu gibi, bu filme de gereksiz yere yerleştirilmiş olması.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Kwai Köprüsü (Yön: David Lean)



Kwai Köprüsü'nü 2 DVD lik özel koleksiyon baskısından seyretme imkanı buldum. Filmin kadrosuna baktığımızda Üçüncü Adam'dan hatırladığımız William Holden'ı ve BBC Mini dizisi "Tinker, Tailor, Soldier, Spy" dan hatırladığımız Alec Guinness'i başlıca rollerde görüyoruz.

Film, çoğunluğu İngiliz askerlerden oluşan esirlerin bulunduğu, Japonların yönettiği bir  kampta geçiyor. Kamp, o günkü adı ile Siyam, bugünkü adı ile Tayland'daki Kwai Nehri'nin hemen yakınında, esirleri kullanarak nehrin üzerine raylı bir köprü inşa etmek üzere kurulmuş. 

Kampın yöneticisi Japon subayın tek amacı köprüyü zamanında yetiştirebilmek, aksi halde Seppuku ya da Harakiri yaparak intihar etmesi gerekiyor. Bu sebeple, Cenevre Sözleşmesi'nin aksine esir subayları da çalışmaya zorluyor. Fakat İngiliz komutan (Alec Guinness), sözleşmeye aykırı olduğu gerekçesi ile buna izin vermiyor ve Kamp yönetimi ile arasında mücadele başlıyor. Sonrasında kendi dediğini gerçekleştirdiğine ve köprü inşaatını en iyi şekilde gerçekleştirmeyi kendine görev edindiğine şahit oluyoruz. Böylece varlığı için bir sebep ve askerlerinin birliğini sağlamak için bir araç edinmiş oluyor. Bu süreçte kampta bulunan, Amerikalı esir (William Holden) firar etmeyi başarıyor. Sonrasında subay kılığına girmiş olan Holden'ın aslında sadece bir temizlik görevlisi olduğu ortaya çıkınca İngiliz sabotaj timi ile yeniden kampa dönerek köprüyü imha etme görevini kabul etmek zorunda kalıyor. 

Filmin sonu beklenen, ama bazıları için sürpriz olacak şekilde bitiyor.
DVD'de güzel haritalar v.b. zengin içerik bulunuyor, ilgilenenlerin hoşuna gidecektir.




14 Mayıs 2012 Pazartesi

Can Dostum-Intouchables

Can Dostum- Klasik bir formülün kullanıldığı en son örnek

Yönetmen: Eric Toledano Olivier Nakache



Film güzel, hafif bir seyirlik, ama sinema adına bir yenilik ifade ettiğini söyleyemem. Klasik formülleri kullanan, Amerikan esintili bir Fransız filmi. Sinemayla biraz da olsa ilgili olan herkes, Yağmur Adam ve Kadın Kokusu filmlerini seyretmişlerdir diye tahmin ediyorum. Yağmur Adam, Dustin Hofman ve Tom Cruise ikilisi üzerine kuruldur, Tom Cruise bir şekilde otistik abisi Dustin Hofman'a kalmış olan mirası ele geçirmek için onu yanına almaya kalkan kardeş rolündedir. Kadın Kokusu, Al Pacino ve Chris O'Donnell ikilisi üzerine kurulmuştur. Chris O'Donnell bir şekilde Al Pacino'nun canlandırdığı "ama" karakter ile etkileşime geçen genç rolündedir. Kadın Kokusu, çoğu kişinin aklında Carlos Gardel'in Por Una Cabeza'sı eşliğinde pekte başarılı olmasa da Al Pacino'nun yaptığı tango ile yer etmiştir. Can Dostum'da ise, Philippe (François Cluzet) yatalak zengin karakterken, Driss (Omer Sy) ona bakmakla görevli Senegal göçmeni, bir varoş gencidir ve neredeyse sıfır genel kültüre sahiptir.
Dikkat edildiğinde üç filmde de yaklaşık olarak aynı formülün işlediği görülür, bir şekilde fiziksel ya da zihinsel bir özürü olan yaşça daha büyük bir karakterle, tecrübesi daha az, daha genç, sağlıklı bir karakterin ilişkisi üzerine kurulmuşlardır. Ek olarak filmler benzer klişeleri de içermektedir. Benim hatırladığım kadarı ile her üç filmde de hızlı spor ya da klasik bir arabanın olduğu sahneler var. Yağmur Adam'da bu araba bir Buick'ken, Kadın Kokusu'nda Cadillac, Can Dostum'da ise bir Maserati'dir. Bu hızlı arabalar, bir şekilde aracın reklamı olurken aynı zamanda karakterlerin engellerinden kurtularak özgürleşmelerini de simgeler.

Can Dostum'da yüzeysel de olsa varoş yaşantısının gerçeklerine de değinilmiş. Hafif, eğlendirici bir seyirlik, gerçekliğe gözünüzü kapadığınızda kabul edilebilir.

 

Gökhan T.